Bir dilin öğrenilmesi sadece gramer kurallarından ibaret değildir. Arka planda aile tarihimiz, göçlerimiz ve anılarımız vardır. Çevirmen ve yazar bir ismin kaleme aldığı yeni bir denemede, aile geçmişinin dil ve çeviri sürecine olan etkisi derinlemesine ele alınıyor.

Yazarın kendi hayatından yola çıkarak anlattığına göre, on bir yaşına gelene kadar ailesiyle birlikte sekiz kez taşınmış. Bunların en büyüğü, henüz üç yaşındayken Singapur’dan Hong Kong’a yapılan o büyük yolculuk. Evde İngilizce konuşulan bir ortamda büyümesine rağmen, Hong Kong’da geçen çocukluk yılları, dilin sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda bir kimlik ve aidiyet meselesi olduğunu hissettirmiş.
Bu kişisel yolculuk, çeviri eyleminin doğasını düşünmeye sevk ediyor. Bir metni bir dilden diğerine aktarmak, yalnızca kelimeleri karşılamak değil, o kelimelerin ardındaki kültürel kodları, ailevi anıları ve tarihsel bağlamı da taşımak anlamına geliyor. Tıpkı göç eden bir ailenin yanında taşıdığı hatıralar gibi.
Yazar, “Ana Diller” başlıklı bu çalışmasında, çok dilliliğin getirdiği zenginliği ve bu zenginliğin çeviriye nasıl yansıdığını sorguluyor. Kendi aile hikayesi üzerinden, dilin aslında ne kadar kişisel ve ne kadar politik olduğunu gösteriyor. Bir dilde kurulan cümle, aslında o dilin doğduğu coğrafyanın ve o coğrafyada yaşananların bir yansıması.
Bu tür kişisel tarihlerin edebiyat ve çeviri dünyasında nasıl yer bulduğunu anlamak, aynı zamanda kültürel mirasın korunmasına da ışık tutuyor. Yerli Halkların Unutulmuş Kölelik Tarihi gibi çalışmalar, unutulmaya yüz tutmuş sesleri yeniden duyurma çabası taşırken, bu deneme de aile dilinin ve anılarının unutulmaması gerektiğini hatırlatıyor.
Yazarın bu samimi anlatımı, dilin hayatımızdaki yerini yeniden düşünmemize vesile oluyor. Her birimiz, konuştuğumuz dilin içinde ailemizden miras kalan bir parça taşımıyor muyuz? İşte bu soru, “Ana Diller” denemesinin belki de en çarpıcı yanını oluşturuyor.





